Erken hasat 100 milyon TL'ye mal oluyor

Prof. Dr. Altındişli, çekirdeksiz kuru üzümde erken hasadın ekonomiye 100 milyon lira zarar verdiğini söyledi. Alaşehir Ticaret Borsası ev sahipliğinde, üretici ve diğer paydaşlara yönelik düzenlenen
...

Orman Genel Müdürlüğü Rotasyon ve Tayin Başvuruları Başladı

Orman Genel Müdürlüğü resmi sitesinde yayımladığı duyuru ile 2017/1 dönemsel tayin ile ilgili tercih işlemlerinin alınacağını açıkladı. Kimler Tercih Yapabilecek? Orman Genel Müdürlüğü, 2017/1 rotasyon ve mazeret tayini
...
Anasayfa | KÜTÜPHANE | KİTAPLAR | ŞİİR | LALE VE KLASİK ŞİİRDE LALE

LALE VE KLASİK ŞİİRDE LALE

Bu konu tarihinde yayınlandı  4157 defa okundu 
Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
 

          Yrd.Doç.Dr.Vicdan Özdingiş  Email: vicdanozdingis@hotmail.com

istanbul_lalesiÇiçek sevgisi ve merakı Türk kültür tarihinde önemli bir yer tutar. Çiçekleri çok seven ve onları itina ile yetiştiren  milletimizin duygularındaki zarafeti yetiştirdiği çiçeklerde  görmek mümkündür. Çiçeklere karşı olan bu tutku ve sevgi bütün halkımızda rahatlıkla görülüp hissedilebilir. Hatta çiçeklere karşı olan sevgisini bütün hayatına, evine, bahçesine, manilerine, türkülerine, şarkılarına, çeşitli sanat eserlerine yansıtmış ve çocuklarına, gül,lale, sümbül, zerrin, senem vb. isimleri  koymuştur.

Çiçeklerin kültür tarihinde önemli bir yer tuttuğunu daha önce belirttik. Bunların başında gül gelir. Gül çiçeklerin sultanıdır. Lale ise çiçeklerin  sultanı olan gülün tahtını sallamıştır. Bu ifadeden hareket edersek, lale gülden önce gelir. Çünkü lale, Arap alfabesiyle yazılınca, lale kelimesini oluşturan harflerin Allah lafzıyla aynı olması ve her ikisinin ebced hesabıyla 66 sayısını vermesi, ona mistik bir misyon yüklemiş ve Allah'ın birliğini simgeleyen bir çiçek olarak algılanmıştır.

 

Miyârü'l-Ezhâr'ın  yazarı Tabip Mehmet Aşki Efendiye göre, lalenin "cevâhir-i huruf'la"

yani Allah lafzındaki harflerle yazılması, onun rütbesinin yükselmesini sağlamıştır.1Der:

 

                      Mazhar-ı ism-i celâl olmasa âyâ lâle

                     Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle

 

       Bir başka  çiçek üstadı olan Remzî Efendi de,herhalde aynı sebebe bağlı olarak,lale sevgisi ve merakının ezeli olduğunu ifade eder: 2

 

                    Laleye pîr-i sabâdan bu nefes şimdi değil

                    Ezelîdir bu hevâ vü heves şimdi değil

 

      Lale, zambakgiller familyasından3 ,yaprakları uzun ve mızraksı,çiçekleri kadeh biçiminde,türlü renkte ve  alacalı,soğanlı bir süs bitkisi.4

 

      Nedim şu beytinde  lale çiçeğini tarif etmektedir:

 

                   Vardur   ol bâğda bir neş'e-i câvid meğer

                  Lâlenün  tohmunı eksen tolu peymâne gelür5

 

 

       

          Sulh ve sükun sembolü olan lalenin vatanı Türkiye'dir. Ta Selçuklulardan bu yana  vatanımızın gerek tabiatta ve gerek tezyinatta bir süs çiçeğidir. Bazı  kaynaklarda, aslında yurdu Orta Asya olan lalenin güzelliğini Romalılar ve Bizanslılar fark edememiş, Selçuklular ise bahçelerinde lale yetiştirmişti, denilmektedir.6 Ancak lalenin şaşkınlık veren serüveni Osmanlılarda başlamış, "tulipmania" diye adlandırılan lale hastalığı 16.yüzyılda İstanbul'da  yayılıp  oradan da Avrupa'ya kadar sıçramıştır. Tabi ki bunda Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük payı vardır.

 

          Aynı asrın büyük şairi Bâkî,"Lâle" redifli gazelinde,7 bu çiçeği çemene hükümdar yapar. İlkbaharda saltanat çadırını kuran lale, Cem'in tahtı ve İskender'in tacına benzetilir.

Ayrıca çemenin yollarını aydınlattığını, gül bahçesini ateşe verdiğini, gül gibi onun da elinde

kadeh tuttuğunu, gonca gibi altınlarını gizlemediğini, aksine çiğ tanelerinden akçelerini kadehine doldurduğunu anlatır.

                 Jâleden takınur tâcını gevher lâle

                 Şâh olupdur çemen iklîmine benzer lâle

 

                 Saltanat bârgehin kurdu yine fasl-ı bahâr

                 Taht-ı Cemşîd çemen tâc-ı Sikender lâle

 

                 Bûy-ı müşgîn-i bahar irdi dimâg-ı dehre

                 Yakalı dâmen-i kûhsârda micmer lâle

 

                 Al fânus ile geldi giceden gülzâre

                 Virdi sahn-ı çemenin yollarına ger lâle

        

                  Ergavânlar tutuşup hirmen-i gül yanmag içün

                  Gülsitan mülküne âteş kodu yer yer lâle

 

                  Dâg-ı hicrân elemin kılmaga dilden bîrûn

                  Sahn-ı gülşende tutar gül gibi sâgar lâle

 

                  Jâle nakdin kadehe koydu çemen bezminde

                  Cem' idüb saklamadı gonca gibi zer lâle

 

                  Şol kadar doğradı şemşîr-i firâkın ki gören

                  Dil-i hûnîni hayâl eyledi  katmer lâle

 

                  Ziynet-i gülşen-i ikbâle yeter ey Bâkî

                  Çehre-i baht-ı şehenşâh-ı muzaffer lâle

 

 

 

      Bâkî, bu gazelle bir bakıma lalenin zaferini ilan ediyordu; her seferden muzaffer dönen ve

 Muhibbî mahlasıyla şiir de yazan -lalenin gülle rekabet ettiği gibi- adeta devrin şairleriyle rekabet

 eden Kanunî Sultan Süleyman da "lale" redifli gazelinde sevgilinin yanağının rengiyle lalenin

 rengini karşılaştırır ve hangisinin üstün olduğuna karar veremez. Fakat o da bir şiirle bu çiçeğe

duyduğu sevgiyi ebedileştirir.8

                "Yir yirin oldı çemende  yine peydâ lâle

                  Eline aldı gelüp bâde-i hamrâ lâle

 

                 Gûyiyâ peyk-i beyâbân olup şûrîde

                 Tâc-ı gülgûn giyer başına  ra'na  lâle

 

                 Kırmızı pûş o lebi almış ele la'l-i kadeh

                 Sanki hûbân--ı Firenkdür büt-i tersâ lâle

 

                 Mest olup çâk-i girîbân idü ben ta dâmen

                Vâlih ü âşık u âşüfte vü rüsvâ lâle

 

                Söz'-ı eş'âr-ı Muhibbî'ye yazup ol varaka

                Sahn-ı gülşende yine eyledi inşâ lâle " 9

 

        Muhteşem Süleyman döneminde küçük ve kısa boylu, yaprakları çok da muntazam olmayan

yabani lale türlerinden seçme ve melezleme yoluyla, çiçeği badem biçiminde, yaprakları hançer şeklinde, uçları tığ gibi ince ve sivri, İstanbul'a özgü lale çeşitleri yetiştirilmiş, bilmeden de olsa lale çılgınlığı böyle başlamıştır.

 

        XVI.yy  bizde bilhassa  lalenin Avrupa'ya yayılması noktasında da önemlidir. Nitekim

Hollanda Kralı I.Ferdinand'ın  büyükelçisi Ghislain de Busbecq  1560'ta memleketine dönerken

 pek  beğendiği rengarenk açan  lale soğanlarından da götürmüş, önce Hollanda'da  beğenilip çoğaltıldıktan sonra, Avrupa'ya oradan yayılmıştır.10 Bu tarihten  sonra lale oranın  asil çiçeği

olarak tanınmıştır.

 

         XVIII.yy. da Felemenk'ten pek çok yeni çeşit lalelerden getirilmiş ve memleketimizde de

dillere destan olmuştur. O kadar ki bir devri bile, Lale Devri, yaşanmış ve bir çok  çeşidi elde edilmiştir.

 

         XVIII.yy.da, bizde, lale merakı bu sebeple yeniden başlamıştır. Bilhassa çiçekleri çok seven III.Ahmet zamanında  damadı Nevşehirli İbrahim Paşa ile beraber laleye gösterdikleri ilgi ve Avrupa'dan, Felemenk'ten getirdikleri laleler, bizimkilerle birlikte sekiz yüz(800) çeşidi

bulmuştur.11

          Görüyoruz ki, Felemenk'e bizden lale soğanı gider, o yolla Avrupa'ya yayılır,oradan tekrar bize hediye sureti ile hazırlanan ve çoğaltılan yeni nevileri getirilir. Dolayısıyla bugün lalenin yeni vatanı Hollanda'dır.12  Bizde bir merak olarak gelip geçen lale hevesi, Hollanda' da  bir anane, sonra endüstri ve nihayet bir gelir kaynağı olmuş, lale kültürüne dayanan geniş ölçüde bir turizm sanayi kurulmuş, lale bayramı yapılarak milyonlarca turisti memleketlerine  çekebilmişlerdir.

          İşte,ben sizlere böyle bir bayramdan söz etmeyeceğim ama, lalenin  edebiyata yansımasını anlatacağım.Lale, Osmanlı  İmparatorluğu'nun simgesi haline gelmiş ve XVI.yy.ın başlarından XVIII.yy.ın sonuna kadar İstanbul'da kent inceliğinin en değerli simgelerinden  sayılmıştır. Kaynaklar XVI.yy.da sadece İstanbul'da her biri birbirinden güzel  iki bine yakın lale çeşidi  yetiştirildiğini yazar. Lale,sadece yetiştirilmekle kalmamış, mimariden edebiyata, çiniden kumaşa kadar bir çok ürün lale deseniyle bezenmiş, lale bahçeleri anlamına gelen lalezarlar, saray ve konakların en itinalı ve en gözde yerleri olurken, lale için yazılan şiir ve nesirler, lalenâme denilen risalelerde toplanmıştır.           

         III.Ahmet devrinde büyükler ve zenginler laleye pek düşmüşler, çeşit  çeşit  lale yetiştirmişler, her birine ad vermişler, her laleye şairler medhiyeler yazmış, hatta tarihler düşürmüşlerdir. Daha iki asır önce Türkiye'den Hollanda'ya gönderilen, bütün tabiat güzelliğini belirten laleler, III.Ahmet zamanında yeni baştan bir devir açmıştır. Bilhassa Şair Nedim'in Türk edebiyat ve zarafet alemini sanat ve incelikleriyle de yaşatan, çeşitleri  bu zamanda belki bini bulan, lalelerin her birine şairane isimler verilmiştir.13 Bu isimler:

 

         Zîşân, Arâyış, Gülnâr, Nev-arûs, Ra'nâ, Nevres, Sîmîn-beden, Hoş-endâm, Nâzenîn, Velvele,

Tâc-ı behâr, Sûrîde-dil, Şâyeste,Yegâne,Yekdâne, Dürr-i Şehvâr, Fâhir, Hümâyûn, Âşüfte, Lâhur,

Nâz-perver, Akıyk, Âşûb-ı cihân, Lânâzeb-çerağ, Âfitâb, Meh-i nev, Peyk-i bahâr, Rûmânî,

Tâvûs-ı çemen, Ruhsâr, Tâbân, Âsaf-pesend, Yâkûti, Mühr-i Süleymân, Ayn-i hayât, Nur-ı mücessem, Şâh-bânû, Surh-ı nâhîd, Sine-güşa, Hürmüz, Dûşîze, Kadeh-i zerrîn, Câm-ı Cem, Şafak-gûn, Dâg-ı dil,...vb.

 

           İstanbul'da lalenin yetişmesine öncülük eden Şeyhülislam Ebussuud  Efendi'nin lalesine Nur-ı adn (Adn cenneti lalesi) adı verilirken,14 onun lalelerini kazasker ve kadılar takip etmiştir.

                

             Gül-gûn yanakları ‘arakın gör ne hoş düşer

             Cennât-ı adn lalesine lü'lü-yı ‘Aden

                                                                                                      Şeyhî

        Sokullu  oğullarından  olan  İbrahim Hanzadeler'in Karaağaç sahilindeki bahçesinde

İstanbul'un en güzel laleleri yetiştirilirmiş. IV.Mehmet bir gece bu bahçede düzenlenen muhteşem

bir çırağan eğlencesine davet edilir. Lalelere hayran olan hünkar, bunları yetiştiren bahçıvan Mehmet

Ağa'yı huzuruna çağırtarak"dile benden ne dilersin?" deyince ihtiyar bahçıvan "padişahım, beni İbrahim Hanzadeler'in Hicaz'daki hayratına mütevelli tayin et, ömrümün son yıllarını o topraklarda geçirmek istiyorum"15 der. İbrahim Hanzâde Mehmet Bey de devrin önde gelen çiçek üstatlarından birisidir. Netâyicu'l-Ezhâr'a göre, Kırlangıç adı verilen bir çiçekle altı çeşit lale yetiştirmiştir.

Tuhfetü'l- İhvandaki kıt'alardan anlaşıldığına göre, bu lalelerden üçü Tuhfe-i mîr, Semen-sima ve

Bî-manend adlarını taşıyordu.16 Fenni Mehmet Dede'nin latif sarısına  hayran olduğu Tuhfe-i mîr

için yazdığı kıt'a şöyledir:

 

                  Yokdur âlemde misl ü mânendi

                  Sarılarda bulunmaz ana nazîr

                  Beyefendide olmagın zâhir

                  Nâmı oldu bunun da Tuhfe-i Mîr

 

          Bî-mânend ile semen-sîmayı ise tek kıt'ada zikretmiştir:

 

               Evvelâ anda oldu rûy-nümâ

                Bu iki lâle-i cihân-ârâ

                Birinin nâmı oldı Bî-mânend

                Birine dediler Semen-sîmâ

 

          Fenni Mehmet Dede'nin yetiştirdiği ve birer kıt'a ile ebedileştirmeye çalıştığı lalelerden

bazıları şunlardır: Müsellem-i Âlem, La'l-i Bedahşî, Kavs-ı Kuzah, Hüsn-i Hasan, Mihr-i Münîr,

Rûy-ı Nigâr, Sultânî, Gülgûn, Ferahbahş, Kass-ı Nigîn, Kubbelî,Tâcidâr, Gül-i Bîhar, Siyâh-u Sefîd,

vb.

  

                  Geldi dünyaya bâg-ı  cennetten

                 Nice meyl etmesün ana âdem

                 Hak  budur cümlesinden a'lâdır

                 Nâmı dendi  Müsellem-i Âlem

          

                Gülistân-ı cihânda  budur kim

                Olup ol cümleden mümtâz ve yahşi

                Görüp bu renkle güher-şinâsân

                Dediler nâmına la'l-i Bedahşî

 

                Böyle bir lâle-i safâ-bahşı

                Şâh-ı dehrin başına taksınlar

                Görmeyenler  şükûfe-i Adn'i

                Tâcidâr-ı Kerim'e baksınlar  17

 

      Afitâb-ı gül-zâr; bu lale nevini III.Ahmet dönemi lale uzmanlarından Esseyyid Halil Efendi

yetiştirmiş  ve Nebatü'l-levn ismini vermiştir. Seyyid Hanif Efendi ise bir beyit söyleyerek bu

yeni lalenin anasının "Lale-i Rûhân olduğunu göbek adının "Nebâtü'l-levn",  asıl adının da

"Afitâb-ı Gülzar" olması gerektiğini söylemiştir.18

 

 

              Lâle-i rûhân hüsne virdi safâ-yı envâr

              Dogdı bugün çemende bir Âfitâb-ı gül-zâr

 

      Ferah-engîz adlı lale, Câbi Ömer adlı birisine ait olup değerinin ise 30 kuruş olduğu

zikredilmiştir.19

 

             Hemişe bu müferrih lâle-i dil-cûy u hüsn-amîz

             Ola ismi gibi bezm-i şehenşâha Ferâh-engîz

                                                                                                       Nedim

        Ancak, laleler sadece güzelliklerle anılmıyor, kimi zaman  polisiye olaylarla da gündeme geliyordu.

Örneğin,  lale çılgınlığının en üst boyutlara ulaştığı  Lale Devrinde, İstanbul'a sefir olarak atanan bir yabancı beraberinde bir lale soğanı getirmiş, çok beğenilince de Tâc-ı Kayser adı verilmiş ve Çırağan Sarayı'nın bahçesine ekilmiş, muhteşem lalenin ünü tez zamanda yayılınca da meraklıları özel izin alarak  bu güzeller güzelini görebilmiş,ne var ki  sakınan göze çöp batar misali, Tâc-ı Kayser çalınmış, Damat İbrahim Paşa  işin peşini bırakmamış, İlk şüpheliler lale tutkunları olduğu için, bahçeleri gizlice aranmış,  fakat tüm çabalar boşa çıkmıştır.

 

      Bu dönemde sırf lale türü ve çeşitleriyle uğraşmayı, yeni çeşitlerin elde edilmesi ve mevcut olanların adlandırılması için Encümeni Daniş adında araştırma meclisi kurulmuş ve nadide neviler yüksek fiyatlarla alınıp satılmaya başlanmıştır.20

 

       Lâle-i Nu'mân, dağ eteklerini ve kırları kan kırmızısı rengiyle süsleyen gelinciktir. Tarlalarda,

kırlarda, bayırlarda biter.Arapça'da adı şakayık-ı numânîdir.

        Münzir oğlu Nu'mân bir gezinti esnasında bir çok gelincik çiçeği görmüş, manzara  hoşuna

gitmiş, korunmasını emrederek  koparılmasını men etmiş ,bu cihetle kendisine nisbet olunmuştur. Divan şiirinde de adından "lale" olarak söz edilir.21

 

                Hasret-i verd-i ruhunla lâle-i nu'mânı gör

              Baş açık abdal olup beline yaprak bağlanır

                                                                                 Harîmî(Şehzade Korkut)

 

              Hûblar kim dolanır dâmen-i sahrâ'larda

              Jâleler kim dökülür lâle-i nu'mân üzre

                                                                                                Bâkî

 

              Dâg-ı  gamdan rûyı hûn-âlûdedür cismüm gibi

              Âşık olmuşdur meger kim lâle-i Nu'mân ana

                                                                                                  Hayâlî Bey

    Lalenin mavi, açık sarı, sarı, siyah, mor, beyaz, gök mavisi, turuncu ve lacivert gibi çok çeşitli renkleri olmasına rağmen en çok kırmızı rengi anılarak, sevgilinin yanağı, aşığın göz yaşı, mey  vb. ile ilgi kurulmuştur.

 

     Kadı Burhaneddin, lalenin, sevgilinin kırmızı dudağından dolayı al kana boyandığını, yani kırmızı rengi aldığını söyler:

 

            Nergis cigeri dâg urur gözi alından

            Al kane boyandı lebi aliyile lâle

 

      Şeyhülislam Yahyâ  ise, lalenin kırmızı rengini kasdederek, diğer çiçekler, devranın içki kadehini

lale ve güle verdiği için, onlarla aynı renkte olamayacaklarını ifade eder:

 

           Gayr-ı ezhâr gül ü lâleye hem-renk olamaz

           Sâgar-ı ‘işreti çün onlara sunmuş devrân

           

      Şeyhüleslam Es'ad Efendi ise beyaz laleden bahseder:

 

            Leb reng-i ergavân u gelû lâle-i sefîd

            Sîne semen benefşe hat-ı ‘anberîn ola

                                                                        Şeyhülislam Es'ad

 

      Çeşitli renkte ve cinste üretilen laleler, her sene bahçeleri göz alıcı renkleriyle süsler. İzzet Ali Paşa, lalenin sürekli yeni renklerinin elde edildiğini aşağıdaki beyitinde  ifade eder:

 

            Gülşene her sene bin dürlü libâs ile gelür

&

Yorum beslemesine abone olun Yorumlar (0 gönderilen)

toplam: | gösteriliyor:

Yorum gönder

  • Kalın
  • Italik
  • Altı çizili
  • Alıntı

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

Captcha
  • Arkadaşına gönder Arkadaşına gönder
  • Sayfayı yazdır Sayfayı yazdır